Kinder Süt Dilimi reklam serilerine bir yıldır maruz kalıyoruz. Masumiyet mesajını ön plana çıkarma çabasıyla "masum" sözcüğünden nefret ettiren reklamlardan bahsediyorum. Fakat son zamanlarda dikkat ettiyseniz, reklamlarda 2 defa arka arkaya kullanılan masum sözcüğü kaldırılmış.
"Benim masum bebeğim" yerine "benim canım bebeğim", "benim kızım kadar masum..." yerine de "benim tam sana göre..." cümleleri yerleştirilmiş.
Sanırım bu konudaki eleştirileri 1 yıl sonra dikkate alma gereği duydular. Bakınız ekşi sözlükte de "masumiyet" sözcüğünün gereksiz ve itici kullanımından söz edilmiş.
Düzeltilmiş reklamı bulamadım. Bulursam hemen güncelleyeceğim. Eski reklam ise burada.
Biyolojik
ve fizyolojik özelliklerimizin dışında, sosyal yönden toplumun bize yüklediği
roller ve sorumluluklar vardır. Bu, toplum tarafından kadına ve erkeğe ayrı
ayrı yüklenen roller toplumsal cinsiyeti oluşturur. Her kültürde farklıdır. Biz Türk toplumunda kadın ve erkek rollerini ve toplumsal cinsiyetin reklamlara
nasıl yansıdığını tartışacağız.
Burada
hemen küçük bir parantez açmak istiyorum, toplumsal cinsiyet reklamları ve
reklam çekiciliklerindeki sex öğesi birbiriyle karıştırılıyor. Magnum ve Biscolata
reklamları toplumsal cinsiyete değil, reklam çekiciliklerine örnek olarak
gösterilebilir.
Reklam,
genel anlamda bir ürün veya hizmet hakkında, tüketiciyi belli bir davranışa
yöneltmek, ikna etmek, bilgi vermek, tutum değiştirmek, belli bir görüşü
benimsemelerini sağlamak amacıyla, çeşitli iletişim araçlarıyla çoğaltılıp dağıtılabilen
bir tanıtım unsurudur.
Televizyon,
radyo, basılı, outdoor, online, mobil gibi çeşitli mecralarla yapılabilir. Çoğu
zaman reklamın amacı salt satış değildir. Tabii ki de firmaların en nihayetinde
gayesi, satışları artırmaktır, fakat o aşamaya gelene kadar, markaların önce
tüketicinin aklına, sonra kalbine, sonra da evine girebilmesi gerekir. Bunu da
direkt olarak ‘ürünümüzü satın alın’, ‘hizmetimizden yararlanın’ diyerek
yapmazlar, yapamazlar. Yaparlarsa tüketici bir daha o markanın yüzüne bile
bakmaz. O nedendendir ki reklamın faydaları, emotional (duygusal) ve functional
(fonksiyonel) olarak ikiye ayrılır. Reklamın faydalarına başka bir yazıda
değineceğiz.
Çikolata-bisküvi-karamel uyumu ancak bu kadar kötü anlatılabilirdi. Farklı tarzlarda müzik yapan üç sanatçıyı bir araya getirip Albeni'nin marka algısını yerin dibine sokun demişler, onlar da yapmış. 'Bahanesi çok' kampanyası bile daha iyiydi. Albeni hedef kitlesini belirleyememiş, ajansa gitmiş, abi herkes yesin bizi yap bi güzellik demiş, ortaya bu sonuç çıkmış.
Bankacılık sektörüne, reklamcılık ikinci sınıf öğrencisinin elinden çıkmış reklamlarıyla giriş yaptı Odeabank. Böyle diyorum ama biz ikinci sınıftayken daha iyi fikirler çıkarıyorduk.
Ünlü seçimi olarak Hülya Avşar doğru bir karar olabilir. Yıllardır Hülya Avşar’a atfedilen çalışkan, kendine güvenen, iddialı sıfatlarından faydalanmak istemiş olabilir banka. Yalnız, Avşar’ın bankaya girişinden itibaren rahatsız eden bir konuşma şekli var; kelimeleri uzatarak, ağzını yayarak, bankanın adını sürekli tekrar ederek izleyiciyi bir parça irite ediyor. Teaser havası verilmek istenen ilk reklamlarını da düşünecek olursak, evet çok zayıf bir giriş yaptı.
Nejat İşler her rolün hakkını verenlerden. Adam her diziye/filme yakışıyor. Kendini mutlu etmek isteyen kadınları hedefleyen, Eti Browni Intense reklamı için Nejat İşler çok doğru bir seçim olmuş.
Odeabank'ın Hülya Avşar'lı reklam filmleri yayınlanmaya başladı. Ekim 2012'de resmen Türk bankacılık sektörüne giriş yapan Odeabank'ın şu anda sadece İstanbul, İzmir, Ankara ve Bursa'da şubeleri var.
Şimdi reklama gelecek olursak; reklamlarda bir teaser havası var. Henüz bizi bilgilendirmiyor. Hülya Avşar gibi sürekli çalışan, her alanda on parmağında on marifet olan bir kadını oynatmaları mantıklı sayılabilir. Ama bir yandan da, Halkbank yakın zamanda Murat Boz'la Paraf'ı tanıttı, büyük bir patlamaya neden oldu. Öte yandan Vakıfbank 'halden anlamak' konseptli reklamlarının devam filmini yayınladı, çok da başarılı oldu. Bankacılık sektöründe bu kadar iyi reklamlar dönerken - ya da ses getiren demek daha doğru olur, Odeabank'ın bu denli zayıf reklamlarla giriş yapması doğru mu diye sormadan edemiyorum. Tek temennim devam filmlerinin çok iyi olması. Bekleyip göreceğiz.
Brüksel’de kar amacı gütmeyen kuruluşlardan biri olan Petits Riens/Spullenhulp, her yıl ihtiyacı olan insanlar için kıyafet topluyor. Maalesef bağış kutularından kıyafet yerine tonlarca çöp çıkmakta. Bu yıl Noel Baba’nın canına tak etmiş olmalı ki; Brüksel’de Christmas market kurulduğu sırada, insanları durdurup hediyeler vermiş. Noel Baba’nın verdiği hediye kutularını heyecanla açıp; ezilmiş bira kutusu, kafası kopmuş barbie bebek, ölmüş fare vs. gören insanlar şok oluyor ve tiksinerek Noel Babaya bakıyorlar. Acaba, onlar bağış kutularının içine çöp attıklarında da, ihtiyacı olan diğer insanların da onlardan tiksindiğini idrak edebilmişler midir?
İnteraktif bir reklam. Eğer ‘click here to make better gifts – daha iyi hediyeler için tıklayın’ yazan yere tıklarsak, Noel Baba’nın kıyafetlerini yıkayıp, temizleyip, güzelce paketlediğini görüyoruz.
Aynı olayların Türkiye’de de olduğunu söylememe gerek var mı? Doğal afetlerden sonra toplanan yardımların içinde, işe yarar eşyaların dışında her şey var; çöpler, yırtık kazaklar, parçalanmış oyuncaklar vs…
Bağış kutularına çöp atarken harcadığımız eforu gerçekten işe yarar bir şeyler göndermek için harcarsak, kimsenin kimseden tiksinmesine gerek kalmayacak.
Reklamın Künyesi
Reklam Ajansı: DDB Brüksel, Belçika
Yaratıcı Yönetmenler: Peter Aerts, Liesbeth Demolder
Orjinal adı: Truth, Lies and Advertising Yazarı: Jon Steel Çeviri: İnci Berna Kalınyazgan MediaCat Yayınları
Kitap, müşteri planlamayla ilgili bilgiler içermekte. Beni çok heyecanlandırdığını söyleyemeyeceğim. İlerde müşteri planlamada çalışmak isteyen varsa yada ne biliyim nedir bu müşteri planlama, ne yaparlar diye merak edeniniz varsa açsın okusun.
Kitapta, bakış açısının önemini vurgulamak için bir reklamdan örnek verilmiş. Kitaptan reklamı anlatan kısmı ve reklam filmini paylaşacağım. Londra’da bir reklam ajansı tarafından The
Guardian gazetesi için üretilen reklam filmi, 1986 yılında çekilmiş.
“Reklam, eski bir sanayi kasabasının
sıkıcı bir terasının önündeki kaldırımdan son sürat koşmakta olan sert
görünüşlü bir dazlağın ağır çekimiyle başlar. Sokağın sonunda tehdit edici bir
şekilde bir araba yavaşlar, belki de takip etmektedir. Kapı eşiğinde durmakta
olan bir kadın, dazlak önünden koşarak geçince irkilir ve gerçeğin sesi tonunda
sakin bir dış ses şöyle der, “Tek bir bakış açısından izlenen bir olay bir tek
izlenim bırakır.”
Bu kez aynı sahneyi başka bir açıdan
izleriz. Dazlak, kadının yanından fırlar ve bu kez uzun pardösülü, şapkalı,
elinde bir çanta taşıyan yaşlı bir adama doğru gitmekte olduğunu görürüz.
Haydut, yakalamak için uzanınca, yaşlı adam kendini korumak için çantasını
havaya kaldırır. Fondaki ses yine konuşur, “Başka bir açıdan bakınca, oldukça
farklı bir izlenim bırakır.”
Üçüncü bir sahneye geçiş yapılır,
aynı olayın bir tekrarı daha, ancak bu kez sokağın karşısındaki bir binanın
tepesinden, yüksek bir noktadan çekilmiştir. Olaydan tamamen habersiz yaşlı
adamın yanında bulunduğu binanın tepesinden büyük bir tuğla tepsisinin yukarı
çekildiğini görürüz. Tepsi tehlikeli bir şekilde sallanmaktadır ve dazlak bunun
farkına varır. Sokağın öbür ucundan koşarak gelir. Fondaki ses devam eder, “ama
ancak olayın tamamını görünce gerçekten neler olduğunu anlarsınız.” Dazlak,
adamı yakaladığı gibi onu korumak için arkadaki duvara doğru iter ve o anda
tuğlalar kaldırıma düşerek parçalanır. Ekran kararı ve sessizlik içinde
gazetenin adı belirir. “The Guardian. Görüntünün tamamı.””
Dacia Sandero Stepway’in Nurhayat’lı yeni reklamı görücüye çıktı.
Evet Nurhayat karakteri Yalan Dünya dizisiyle çok sevildi. Replikleri ağızdan ağza dolaştı. Dacia reklamlarıyla da iyiden iyiye evimizin baş konuğu oldu. Yalnız, bir araba reklamında Nurhayat’ı oynatmak ne kadar doğru? Şimdi hep arabalar güvenli oluşundan, sağlamlıktan, kaliteden giriyorlar ya; Dacia’nın ise tek sunduğu fayda; fiyatı. Uygun fiyatlı olması önemli değildir demiyorum fakat yılda bilmem kaç yüz tane kazanın olduğu güzel ülkemizde, insanlar sağlam arabaya binmek ister. Hele ki Nurhayat gibi, maddi durumu iyi, gösterişe meraklı kadınlar –hani madem hedef kitle genç yetişkin ‘elit’ler- daha çok ister. Diğer markalar boşuna mı sağlamım, güvenilirim, çelik kasam var, dikiz aynasında kör nokta uyarıcım var diyorlar. Hepsi insanların güvenli sürüş yapabilmesi için.
Dacia kendini şehir otomobili olarak konumlandırıyor, reklamlarında da sadece ucuzluğunu vurguluyor. Şehrin içinde 60’ı geçmem, işe gider gelirim, çok sağlam olmasa da olur, ucuz olsun ama görünüşü de iyi olsun diyenler için ideal bir araba.
Gelelim son reklamına; açıkçası ilk izlediğimde mesajı alamadım. Adamın anlattığı Lamborghini’ye dikkat etmedim. Edemedim. 4 ızgaralı resim kullanmak yerine, tek araba görseliyle daha dikkat çekici yapabilirlermiş ilk sahneyi. Daha sonra otoparkta Nurhayat’ın neden şaşırdığını da anlayamadım haliyle; o ilk sahnede anlatılan araba Dacia değil miydi zaten, diye düşündürttü. Reklamı tekrar tekrar izlememe sebep oldu.
Nurhayat karakterini bir online alışveriş sitesi reklamına çok yakıştırırdım. İnternet başında kaliteyi ucuza alan bir kadın görmek hoşuma giderdi.
Karakter sempatik ama hedef kitlenin satın alma davranışını ne derece etkilediği daha önemli.